15 Ocak 2013 Salı

Mürebbiye

Dün öğleden önce dışarı çıktık. Her gün yaptıklarımızdan biraz değişik bir güzergâh seçmiştik. Sabah torunumu alıp, evimize yol alırken arabanın içinde konuşuyorduk. Vapura binmeye ve balık tutanları izlemeye karar vermiştik. Kahvaltıdan sonra giyindik. İçinde torunumun yedek

 kıyafetleri, güneş gözlüğü, gerektiğinde kullanmak üzere ıslak ve kâğıt mendil paketleri bulunan arka çantasını yüklendim. Minibüsle Kadıköy’e giderken çocuk şarkılarından oluşan repertuar ile yolculara küçük bir konser verdik. Dinleyenlerin kaçamak bakışlarında rahatsızlık olmadığını hissedince ses tonumuzu yükselttik. İskeleye geldiğimizde kartımızı okutup beklemekte olan vapura bindik. Havanın serin olduğunu düşünerek kapalı bölümde oturduk. Pencereden dışarı seyrettik. Sarayburnu’na doğru ilerlerken, geminin sallanmasını yeterli bulmadığından, torunum kendini iki yana sallayarak “bu gemi de ne kadar çok sallanıyor  …” diyerek oynamasını izledim. Yanımızdan geçen diğer tekneler ve balık
 tutan küçük motorlar hakkında yorumlar yaparken Karaköy’e yanaştık. İskeleden hemen sağa dönerek rıhtımda balık tutanların arasına daldık. Oltasını denizden çekmekte olanların yanına gidip oltaya takılı balıkları yakından izledik. Güler yüzlü olan balıkçıların istavritlerine elleme, hatta birkaç balığı avucumuza alma cesaretini bulduk. Balıklar elimizden kaçmaya başlayınca çığlıklar atarak tekrar yakalamaya çalıştık. İçleri istavrit dolu bütün kovaları inceledik. Kovaların bir kısmına elimizi sokarak balıkları yakalamaya çalıştık. Güneşli havanın verdiği canlılığı dolu dolu yaşadık. Sonuçta balık kokan ellerimizi ıslak mendille silerek tekrar iskeleye yöneldik. İskele girişindeki simitçiden simidimizi de aldık. Güneş yükselmiş, hava biraz daha ısınmıştı. Doğrudan vapurun giriş katındaki arka bölüme geçtik. Açık havada hem simidimizden parçalar koparıp yedik, hem de “gel kuş” diyerek martılara seslendik. Vapur iskeledeyken gemiye yanaşmayan martılar, sahilden biraz açıldığımızda gemiyi takip etmeye başlamışlardı. Dede torun birlikte simit parçalarını havaya doğru atıyorduk. Sayıları giderek artan martı ordusu bizi takip ediyordu. Attığımız bütün simitler martılara yem olmuştu. Daha önce hiç yapmadığım, ancak başkalarını ilgiyle izlediğim tablonun şimdi öznesi olmuştuk. Dede torun sesimizi kimlerin duyduğunu umursamadan küçük çığlıklarla martıları beslemeye devam ettik. Martı ve dalga seslerine karışan çığlıklarımız simidimiz bitince son buldu.
Sakinlemiştik.
Torunum sordu “dede nereye gidiyoruz?” “Evimize dönüyoruz” cevabını verdim. “Gitmeyeliiim”  cevabı üzerine karar değişikliği yaptık “Tamam, trene binip Göztepe’deki kitapçıya gidelim” teklifim kabul gördü. Torunumun neşesi devam ediyordu. Vapurun yavaşlamasından Haydarpaşa’ya yanaşmakta olduğumuzu fark ettik. Garın merdivenlerini tırmanırken “dede burası cami mi? sorusu geldi. İstasyon kavramını açıklamaya çalıştım.
Trenin hareket etmesini beklerken bir önceki akşam konuşulan bir yakıştırma aklıma geldi. Geniş katılımlı aile meclisinde; torunumla yakından ilgilenmem ve gündüz süresinin tamamını onunla geçirmem gündeme gelmişti. Benim bir dededen çok mürebbiye gibi olduğum ve çocuğun her şeyi ile yakından ilgilendiğim vb. ifade edilmişti.
“Mürebbiye” sözü, sanki biraz da eleştiri içeriyordu.